Kelimelerin arasından geçiliyor…
0%
Mehmet Toktaş
Mehmet Toktaş

ZAMAN SENİNLE BAŞLADI

Ömrüme

Bugün bir yaş daha aldım.

İnsan bunu takvimden öğrenmiyor aslında.
Takvim sadece haber veriyor.
Asıl yaş, insanın içine çöken sessizlikte belli oluyor.

Biraz duruyorsun.

Kim kaldı bende, diyorsun.
Kim geçti.
Kim eksildi.
Kim içimde hâlâ aynı yerde duruyor.

Ben bugün ömrüme baktım.

Ömür dediğim şeyin yalnızca yaşadığım yıllar olmadığını bir kez daha anladım.
Ömür, insanın içinden geçenlerin toplamıymış biraz.
Çocukken anlamadığı, büyüyünce içini sızlatan şeyler.
O zaman küçük sandığı, sonra kaderinin en büyük yerine oturan hatıralar.

Ben ne zaman ömrüm desem,
önce geriye doğru açılıyor içim.

Bir çatı katı geliyor.

Ama öyle hatırlayınca hemen geçilecek bir yer değil orası.
İnsanın bazı evleri içinde kalır.
Duvarı, kapısı, penceresiyle değil; soğuğuyla kalır, sesiyle kalır, kokusuyla kalır.

Annemle cama poşet geçirdiğimiz günler geliyor.

Soğuğu kandırmaya çalışırdık biz.

Bir poşet gerince kış duracak sanır insan.
Rüzgâr içeri daha az girecek, ev biraz daha ev olacak, gece biraz daha yumuşayacak sanır.

Belki soğuk yine girerdi.
Ama annem vardı.

Bir annenin varlığı bazen sobadan daha çok ısıtır evi.
Bunu o zaman bilmezdim.
Şimdi anlıyorum.

Annem çok konuşmadan öğretirdi bazı şeyleri.
Sükûneti mesela.
Sabretmeyi.
Yokluğu bağırmadan taşımayı.
Evin kırılan yerlerini kimseye göstermeden onarmayı.
Şikâyet etmeden, kendi kırılırken çocuklarına belli etmemeyi.

Yoğurdun üstüne pekmez döktüğü zamanlar geliyor sonra.

Belki başkasına basit gelir.
Bana gelmez.
Çünkü bazı tatlar çocukluğun tamamını taşır.

Yoğurt üstü pekmez…

Annemin elinden gelen bir imkân, bir avutma, bir bayram çıkarma hâliydi.

Azın içinden güzellik çıkarmaktı.
Ben bunu annemle yaşadım.

Kardeşlerim geliyor sonra.

Aynı yuvanın farklı renkleri içinde büyüyen çocuklar.

Her birimizin içinde başka bir hatıra, başka bir kırılma, başka bir ses.
Aynı evden geçtik ama her birimize başka türlü değdi hayat.
Belki de kardeşlik biraz böyle bir şey; aynı çocukluğu farklı yerlerinden hatırlamak.

Sonra babam geliyor.

O adam da benim babam…

Bu cümleyi kurunca içimde bir yer toparlanıyor.
Çünkü babam benim için sadece baba değil; emeğin, gurbetin, yorgunluğun, bilmezliğin, yoksulluğun, susarak direnmenin adı.

Kömür kamyonunun arkasında bir adam düşün.
Sadece kömür taşımıyor.
Evin yarınını taşıyor.
Çocuklarının yüzüne mahcup olmamak için kendi yüzündeki yorgunluğu saklıyor.
Gurbeti görüyor, bilmezliği görüyor, yokluğu görüyor.
Ama yine de eve dönüyor.

Ben babamı geç anladım.

İnsan çocukken babasının yorgunluğunu fark etmiyor.
Eve geç geldi sanıyor.
Az konuştu sanıyor.
Bazen sertti sanıyor.
Bazen uzak sanıyor.

Sonra büyüyünce anlıyor ki,
bazı adamlar sevgisini kelimeyle değil, sırtıyla taşır.

Babam bana bazen “babam” diye bakardı.

Benim adım, onun babasının adıydı.

Belki beni severken biraz da kendi babasına kavuşurdu.
Belki bana bakarken, çocukluğunda elinde şekerle beklediği ama bir daha dönemeyen babasını görürdü.

İnsanın babasının gözünde hem evlat hem hatıra olması ağır bir şey.

Ben bunu da geç anladım.

Babamın elinde şekerle ölen babasını bekleyen çocukluğu ile,
benim çalışan babamı elimde küçük şeylerle bekleyişim birbirine karışıyor şimdi.

Bir çocuk kapıya bakarken sadece babasını beklemez.
Evin tamamlanmasını bekler.
Güvende olduğunu hissetmeyi bekler.
Dünyasının biraz yerine oturmasını bekler.

Benim ömrüm böyle yerlerden geçti.

Sonra bir Kasım geldi.

Ve sen.

Kasımın kendine benzeyen bir hüznü vardır:
Bir şey biter gibi olur ama aslında başka bir şey başlar.
Ağaçlar soyunur, sokaklar üşür, insan içine çekilir.

Bizim başlangıcımız da öyleydi galiba.

Sessiz.
Mahcup.
Tertemiz.

Çocuk denecek yaştaydık.

İnsan o yaşta neyi bilir?
Aşkı mı bilir?
Ömrü mü bilir?
Sadakati mi?
Birinin yanında yıllar sonra bile aynı yere incinebileceğini, aynı yere sığınabileceğini nereden bilsin?

Ben bilmezdim.

Seni bildikten sonra eski ben olmadım.

O duygu tertemizdi.

Bugünkü aklımla anlatmaya kalkınca bile çekiniyorum.
Çünkü bazı duygular anlatıldıkça kirlenir gibi gelir insana.
O zamanlar ne hesap vardı ne elde avuçta bir şey.

Sadece içimde susmayan bir yer vardı.

Seni görünce başlayan bir yer.

Meram’da karların üstünde yürüdüğümüz günleri düşünüyorum.

Beş parasızdık.

Ama o yoksulluk, bugünden bakınca utanılacak bir eksiklik gibi gelmiyor bana.
Tam tersine, hikâyemizin en beyaz yerlerinden biri orasıymış gibi geliyor.

Cebimizde para yoktu.
Önümüzde hazır bir gelecek yoktu.
Benim sana göstereceğim düzgün bir hayat bile yoktu.

Ama kar vardı.
Soğuk vardı.
Bir de içimizde, kirlenmemiş bir inanma hâli vardı.

Bembeyaz karın üstünde yürüyen iki çocuk gibiydik.

Üşüyorduk belki.
Ama birbirimize inanıyorduk.

Ben seni belki en çok orada sevdim.

Çünkü insan birinin yanında hiçbir şeyi yokken de yürüyebiliyorsa,
o yürüyüş ömür oluyor.

O günlerde bende bugünkü şeylerin hiçbiri yoktu.

İşim,
okulum,
mesleğim,
param,
askerliğim bile yoktu.

Bir adamın kendini dünyaya ispatlayabileceği ne varsa,
bende yoktu.

Ama sen beni oradan sevdin.

En belirsiz yerimden.
En tamamlanmamış hâlimden.
Ne olacağımı bilmeden.
Nereye varacağımı bilmeden.
Bir gün toparlanır mıyım, bir yol bulur muyum, kendime bir ev, bir söz kurabilir miyim bilmeden.

Sen beni ihtimalimden sevdin.

İnsan bunun altında ezilmiyor sadece;
bununla biraz doğruluyor da.

Çünkü sonradan gelenler insanın olmuş hâlini görürken,
sen benim olmamış hâlime baktın.

Dağınıktım.
Öfkeliydim.
Hırçındım.
Kavgacıydım.

Kendi içimde bile yerim yoktu bazen.

Bir cümlenin içinde duramıyor,
bir suskunluğun içinde kalamıyor,
bir öfkenin kenarından dönemiyordum.

Ben sakin bir adam değildim.

Hâlâ da tam sayılmam belki.

Ama sende başka bir şey vardı:

Annemden öğrendiğim sükûnetin hayatta bir karşılığı vardı sende.
Babamdan öğrendiğim emeğin bir yuvaya dönüşmüş hâli vardı.
Çocukluğumdan getirdiğim yokluk, senin yanında utanılacak bir şey olmaktan çıktı.

Sen benim öfkemi bir anda söndürmedin.

Öyle kolay olmadı.

Ben bazen yine hırçındım.
Bazen yine serttim.
Bazen yine içimde taş gibi duran yerler vardı.

Ama senin varlığın, o taşların üstünden geçen su gibiydi.

Bir anda değil.

Yavaş yavaş.

Bazen direnerek.
Bazen kırılarak.
Bazen geç anlayarak.
Bazen senden özür dileyemediğim hâlde içimde mahcup olarak.

Öfkem yok olmadı belki.

Ama senin yüzüne bakınca,
öfkemin gidecek yeri azaldı.

İnsan sevdiği insanın yüzüne bakınca,
bazı cümleleri yutmayı öğreniyor.
Bazı kapıları çarpmamayı.
Bazı suskunlukların arkasına saklanmamayı.
Kendi karanlığını sevdiğinin üzerine boca etmemeyi.

Ben bunu kolay öğrenmedim.
Ama seninle öğrenmeye başladım.

Hatta yalnız huyum değişmedi.

Yaşantım değişti.
Gittiğim yerler değişti.
Kendime yakıştırdığım hayat değişti.
Dinlediğim müzik bile değişti.
İmanım başka bir yere doğru yürüdü.

Arkadaşlarım da değişti.
Ama bazıları değişmedi.

Yokluğu birlikte bilen, bazı yollardan beraber geçen, insanın bugünkü hâline değil, eski hâline de şahit olan dostlar vardır.
Onlar değişmez.
Onlar insanın hayatında sessiz bir direk gibi kalır.

Sen beni başka bir hayata çağırdın,
ama beni ben yapan şeyleri de yok saymadın.

Belki de bu yüzden, seninle yönüm değişti.

Ben seninle sadece bir eşe yönelmedim.
Bir hayata yöneldim.

Bende dağınık duran şeyler,
seninle bir kıble aradı sanki.

Sonra 26 Mayıs geldi.

Baharın içinden bir gün.

Bizim hikâyemiz Kasım’da başlamıştı belki ama,
26 Mayıs’ta adı kondu.

Bazı günler takvimde durmaz.
İnsanın kaderinde durur.

O gün de öyle.

Daha yenice bir yılı daha tamamladık.

İnsan evlilik yıl dönümünde sadece geçen yıla bakmıyor.
İlk güne de bakıyor.

Kasım’a bakıyor.
Meram’a bakıyor.
Karın üstündeki parasız yürüyüşlere bakıyor.
Sonra bugüne bakıyor.

Arada ne çok şey var.

Ama ben artık bunları tek tek saymak istemiyorum.

Ben sadece şunu biliyorum:

Sen bütün bunların içinden benimle geçtin.

Sonra Miraç geldi.

Bizim Miraç’ımız.

İnsan baba olunca hayatına sadece bir çocuk ekleniyor sanıyor.
Oysa çocuk insanın içine yeni bir gök açıyor.

Miraç bizim sadece çocuğumuz olmadı.

Evin içine incelik getirdi.
Sesiyle, bakışıyla, düşünceli hâlleriyle, hassas kalbiyle başka bir iklim açtı bize.

O duygusal tarafı var ya…
Bir şeyi hemen içine alışı.
Sakinliği.
Hassasiyeti.
Düşünerek bakışı.

İnsan bazen kendi çocuğunda kendinden fazlasını görür.

Bir çocuğun varlığı, insanın evine neşe getirmekle kalmıyor.
İnsanın kalbine sorumluluk, korku, dua ve başka türlü bir merhamet de getiriyor.

Onunla birlikte senin yüzüne başka türlü baktım.

Sadece sevdiğim olarak değil,
çocuğumun annesi olarak.

Benim dağınık hayatımdan bir yuva çıkaran kadın olarak.
Bir evin içinde sadece düzen değil; merhamet, sabır, telaş, dua ve annelik taşıyan insan olarak.

Bir çocuk, annesini sadece anne yapmaz.
Babasının gözünü de gönlünü de başka türlü açar.

Ben seni Miraç’tan sonra bir daha sevdim.

Başka bir yerden.

Daha derinden.
Daha mahcup.
Daha sessiz.

Sonra annem gitti.
Genç yaşında.

Çok da gün görmeden.
Rahata ermeden.
Birçok hastalıkla boğuşa boğuşa, yorula yorula gitti.

İnsan annesini kaybedince sadece bir insanı kaybetmiyor.
Kendi çocukluğunun kapısı da kapanıyor.

Benim çocukluğum öksüz kaldı.

Sadece ben değil.

O çatı katı öksüz kaldı.
Cama geçirdiğimiz poşet öksüz kaldı.
Yoğurt üstü pekmezin tadı öksüz kaldı.
Eski evlerin sesi, annemin bakışı, hastalıklarla eksilen o ince bedeni, çocukluğumda sıcak kalan ne varsa hepsi bir anda annesiz kaldı.

Bir kanat kırıldı kalp kuşumdan.

Ben yine yürüdüm.

İnsan yürümek zorunda kalıyor.

İşi varsa işe gidiyor.
Sözü varsa konuşuyor.
Evladı varsa gülümsüyor.

Hayat devam ediyor dedikleri şey bazen biraz acımasız oluyor.

Ama insanın içinde bir yer devam etmiyor.

Sen onu da gördün.

Annemin gidişiyle içimde yarım kalan çocuğu gördün.
Bazen sebepsiz susuşlarımı.
Bazen içime çekilişimi.
Bazen kimseye anlatmadan taşıdığım o eksilmişliği.

Ve yine kaldın.

Bazen konuşarak.
Bazen susarak.
Bazen kızarak.
Bazen yorularak.
Bazen sadece orada durarak.

Ama kaldın.

Ben bugün bir yaş daha aldım.

Ve sana bakınca sadece sevdiğim kadını görmüyorum.

Kasım’ın soğuğunu görüyorum.
Miraç’ın hassas kalbini görüyorum.
Annemden sonra içimde öksüz kalan yerlere sessizce dokunan kadını görüyorum.

Daha da önemlisi,
ben sende benim olmamış hâlime şahitlik eden insanı görüyorum.

Bende henüz hiçbir şey yokken,
sen benimle yürüdün.

İşte bu yüzden ben sana “ömrüm” diyorum.

Çünkü ömür, sadece geçen yıllar değilmiş.

Bazen bütün olup biteni bilen bir kadının hâlâ yanında durmasıymış.

Sen o kadınsın.

Ben sana bugün sadece iyi ki varsın demek istemiyorum.

O yetmiyor.

İyi ki Kasım’da başlayan o tertemiz duygunun içinden geldin.
İyi ki beni en şüpheli yerimden sevdin.
İyi ki benim ne olacağımı bilmeden, bende bir ihtimale inandın.
İyi ki hırçın yanlarımın arasında bana başka bir hayatın mümkün olduğunu gösterdin.
İyi ki Miraç’ın annesi oldun.
İyi ki annem gittikten sonra içimde öksüz kalan çocuğun sesini duydun.

Ben her zaman iyi bir adam mıydım, bilmiyorum.
Ama seninle daha iyi bir adam olmayı istedim.
Çünkü insan bazen sevdiği insanın yanında kendi karanlığından utanır.

Bu utanmak kötü değildir.
Bu utanmak insanı terbiye eder.

Sen beni terbiye ettin demiyorum.
Ama senin varlığın,
benim içimdeki bazı sert yerlere dokundu.

Aşındım.
Yumuşadım.

Bazen direnerek.
Bazen kırılarak.
Bazen geç anlayarak.

Ama öğrendim.

Sen öğrendiklerimin hayatta karşıma çıkmış hâli oldun.

Seninle ev olmayı,
baba olmayı,
bir insanın en olmamış hâlinin de sevilebileceğini öğrendim.

Ve bugün,
bir yaş daha almışken,
içimdeki bütün yıllar sana doğru eğiliyor.

Sen zaten biliyorsun.

Ben nereden geldim, biliyorsun.
Neydim, biliyorsun.
Neye kızardım, neden susardım, nerede kırılırdım, biliyorsun.
Hangi yokluk içimde kaldı, hangi anne acısı beni eksiltti, hangi baba emeği beni ayakta tuttu, biliyorsun.

Belki de insanın ömrüm dediği kişi,
ona her şeyi yeniden anlatmak zorunda kalmadığı kişidir.

Sen benim ömrümsün.

Bu kelimeyi süs diye söylemiyorum.

Ben sana ömrüm derken,
bir kelimenin içine sığmayacak kadar çok şey söylüyorum.

Uzun uzun saysam da eksik kalacak yerlerden başlıyorum,
sonunda yine aynı yere geliyorum.

Ömrüm.

Ben şiir yazmayı bilmem belki.

Ama biraz şiir gibi yaşadım galiba.

Kırık dökük.

Bir yanım hâlâ çocuklukta kaldı.
Bir yanım babamın yorgunluğunu geç anlayan o mahcup evlatta.
Bir yanım annem gidince ortada kalan küçük çocukta.
Bir yanım Meram’ın karında seninle yürüyen parasız ama tertemiz gençte.
Bir yanım da Miraç’a bakınca göğe yeniden inanan babada.

Ben şiir yazmadım belki.

Ama seni severken,
kırık dökük hayatımın içinden
bir ömürlük mısra geçti.

Adı sendin.

Bugün ömrümden bir yıl daha geçti diyorlar.

Ben öyle duymuyorum.

Ben bugün,
bir yıl daha seni sevmiş olmanın ağırlığını ve şükrünü taşıyorum.

Bir yıl daha sana gelmişim.
Bir yıl daha sende kalmışım.

Bütün ömrümün sonunda yine sana dönmüşüm.

Benim zamanım hâlâ sende başlıyor.

Ve Allah ömür verdikçe,
ben her yeni yaşımda dönüp yine aynı yere bakacağım.

Sana.

Ömrüme.

KURBAN: KALPTE YER AÇMAK

Kurban Bayramı

 

Kurban: Kalpte Yer Açmak

Kurban Bayramı geldiğinde çoğu zaman gözümüz dışarıdaki hazırlıklara takılır. Alınacak kurbana, yapılacak kesime, dağıtılacak paylara, ziyaretlere, sofralara ve bayramlaşmalara… Bunların hepsi bayramın görünen yüzüdür. Fakat Kur’an, kurbanı yalnızca dışarıda tamamlanan bir ibadet olarak anlatmaz. Onu insanın kalbine, niyetine, teslimiyetine ve Allah ile kurduğu bağa doğru açar.

“Her ümmet için, Allah’ın kendilerine rızık olarak verdiği hayvanlar üzerine O’nun adını ansınlar diye kurban kesmeyi meşru kıldık. Sizin ilâhınız tek bir ilâhtır; şu hâlde yalnız O’na teslim olun. Alçak gönüllüleri müjdele.”
(Hac, 34)

Bu ayet, kurbanın yalnızca bir kesim işi olmadığını; insanın sahip olduğu şey üzerinde Allah’ın adını yeniden duyması gerektiğini gösterir. “Bu benimdir” zannettiği yerde “Bu bana verilmiştir” diyebilmesidir. Elindeki imkânın sahibini unutmamasıdır. Çünkü insan, sahip oldukça unutmaya meyillidir. Rızık çoğaldıkça Rezzâk’ı unutabilir. İmkân arttıkça emanet bilincini kaybedebilir.

Kurban, tam da bu unutkanlığın ortasında insana yeniden sorar:

Sahip olduğunu sandığın şeyin gerçek sahibi kim?

“O hâlde Rabbin için namaz kıl, kurban kes.”
(Kevser, 2)

Bu kısa emir, kurbanın yönünü belirler: Rabbin için. Gösteriş için değil. Gelenek olsun diye değil. İnsanlar görsün diye değil. Et çoğalsın diye değil. Vicdan biraz rahatlasın diye değil. Rabbin için…

Çünkü ibadeti ibadet yapan şey, sadece yapılan iş değil; o işin kime yöneldiğidir. İnsan bazen aynı davranışı yapar ama niyeti değişince anlam değişir. Kurban da böyledir. Dışarıdan bakıldığında kesilen hayvan aynıdır; fakat Allah katında değerini belirleyen şey bıçaktan önce kalpteki yöndür.

“Onların ne etleri Allah’a ulaşır ne de kanları; O’na ulaşacak olan sadece sizin takvânızdır.”
(Hac, 37)

Bu ayet, kurban ibadetinin iç anlamını en güçlü şekilde açar. Demek ki mesele sadece kesmek değildir. Et yeryüzünde kalır, kan toprağa karışır; fakat niyet yükselir. Takva yükselir. Teslimiyet yükselir. İnsanın içinden Allah’a doğru yönelen o görünmez hâl yükselir.

O zaman insan kendine sormalı:

Ben kurban keserken gerçekten neyi Allah’a yaklaştırıyorum?
Elimden çıkan şeyle birlikte kalbimde de bir şey yerinden oynuyor mu?
Kurbanım benim takvamı mı büyütüyor, yoksa sadece bayram geleneğimi mi sürdürüyor?

Çünkü insan bazen ibadetin şeklini yerine getirir ama ibadetin kendisinden istediği yüzleşmeye yaklaşmaz. Bir şey verir ama kendinden bir şey eksilmez. Bir pay dağıtır ama kalbindeki hırs yerinde durur. Bir hayvan keser ama içindeki kibir kesilmez. Sofralar kurar ama nefsinin kurduğu tahtı bozmaz.

Oysa Allah’a ulaşan et ve kan değilse, insanın asıl dikkat etmesi gereken yer dışarıdaki kesimden önce içerideki niyettir.

Kurban, Allah’ın adını anarak yapılır. İnsan bir varlığın üzerinde Allah’ın adını andığında, aslında kendi sahiplik iddiasını geri çeker. “Bu benim mutlak mülküm değildir” der. “Ben de emanetçiyim, elimdeki de emanettir” der. Kurbanlık hayvan, insanın önüne sadece bir ibadet vesilesi olarak gelmez; aynı zamanda ona kendi sınırını hatırlatır.

Peki biz hayatımızdaki nimetlerin üzerinde gerçekten Allah’ın adını anabiliyor muyuz?

İşimizin üzerinde…
Makamımızın üzerinde…
Evladımızın üzerinde…
Paramızın üzerinde…
Bilgimizin üzerinde…
Başarımızın üzerinde…
Bize değerli olduğumuzu hissettiren her şeyin üzerinde…

Gerçekten “Bunlar bana verilmiş emanetlerdir” diyebiliyor muyuz? Yoksa zamanla verilenleri verenin önüne mi geçiriyoruz?

“İbrahim: ‘Yavrucuğum! Rüyamda seni boğazladığımı görüyorum; bir düşün, ne dersin?’ dedi. O da: ‘Babacığım! Sana emredileni yap. İnşallah beni sabredenlerden bulacaksın’ dedi.”
(Sâffât, 102)

“Nihayet her ikisi de Allah’ın emrine boyun eğip İbrahim de onu yüz üstü yere yatırınca ona, ‘Ey İbrahim!’ diye seslendik.”
(Sâffât, 103-104)

“Şüphesiz bu apaçık bir imtihandır.”
(Sâffât, 106)

“Biz, İbrahim’e büyük bir kurbanlık vererek onu kurtardık.”
(Sâffât, 107)

Hz. İbrahim’in kıssasında asıl mesele sadece tarihî bir hadise değildir. Kur’an bu olayı “apaçık bir imtihan” olarak anlatır. Burada insanlığa kalan mesaj, Allah yolunda teslimiyetin ne kadar derin bir anlam taşıdığıdır. Sevilen şeyin Allah’ın önüne geçirilmemesi… En kıymetli olanın bile Allah karşısında emanet bilinmesi… Kalpte Allah’tan daha büyük hiçbir şeyin bırakılmaması…

Fakat bu kıssada çok ince bir hakikat daha vardır: İnsan kendi İsmail’ini fark etmeli; ama onun yerine geçecek koçu kendisi belirlememelidir.

İnsanın kendi İsmail’ini fark etmesi, hayatında Allah’ın önüne neyi geçirdiğini dürüstçe aramasıdır. Çünkü herkesin imtihanı aynı yerden gelmez. Birinin İsmail’i malıdır, diğerinin makamıdır. Birinin evladına duyduğu aşırı sahiplenmedir, diğerinin itibarıdır. Birinin bilgisi, diğerinin güzelliği, gücü, çevresi, başarısı ya da kendisi hakkında kurduğu güçlü imajdır.

Bazen de insanın İsmail’i dışarıdan bakıldığında çok masum görünen bir şeydir; hatta iyi, gerekli ve anlamlıdır. Fakat kalpte yerini aştığında insanı Allah’tan, hakikatten, sorumluluktan ve özgürlükten alıkoymaya başlar.

Bu yüzden insanın İsmail’ini başkası tam olarak bilemez. Dışarıdan bakanlar bazı işaretler görebilir; ama insan neye esir olduğunu, neyi kaybetmekten korktuğunu, neyi korumak için hakikati ertelediğini, hangi sevginin içinde sahiplenmeyi sakladığını, hangi başarıyla kendini ispat etmeye çalıştığını en derinden ancak kendisi bilir.

Belki de insanın en zor ibadeti burada başlar: Başkasının kusuruna değil, kendi kalbinin en savunulan bağlılığına bakabilmek.

İsmail’i fark etmek, sevdiğin şeyi suçlamak değildir. Onu Allah’ın önüne geçirip geçirmediğini anlamaktır. Çünkü mesele sevmemek değil, sevginin esarete dönüşmesine izin vermemektir. Mesele sahip olmamak değil, sahip olduklarımızın bizi sahiplenmesine razı olmamaktır. Mesele vazgeçmek değil, gerektiğinde vazgeçebilecek kadar özgürleşmektir.

Çünkü insan, asıl yüzleşmesi gereken şeyi bırakmak yerine daha kolay bir bedel seçmeye meyillidir. Nefis, teslimiyetin ağırlığını hafifletmek ister. İnsana dokunmayan bir fedakârlık bulur. Kalbin merkezine ilişmeyen bir iyilik seçer. Asıl bağlılığı yerinde bırakıp onun etrafında dolaşan daha güvenli bir bedelle rahatlamaya çalışır.

Asıl mesele kibirdir; insan biraz cömertlik yaparak rahatlamak ister.
Asıl mesele hırstır; insan birkaç güzel sözle kendini temize çıkarmaya çalışır.
Asıl mesele kontrol arzusudur; insan bazı alışkanlıklarını değiştirir ama tahakküm isteğini korur.
Asıl mesele benliktir; insan malından verir ama kendinden vazgeçmez.

İşte bu yüzden koçu insan kendisi tespit etmemelidir.

Çünkü kendi seçtiği koç çoğu zaman gerçek teslimiyetin değil, ertelenmiş yüzleşmenin bedelidir. İnsan Allah’ın kendisinden ne istediğini duymadan, kendi kolay fedakârlığını ibadetinin merkezine koyabilir. Oysa İbrahim’in kıssasında koç, insanın önceden hazırladığı bir kaçış planı değildir. Teslimiyet gerçek olunca gelen bir rahmettir. İmtihanın ağırlığını insan hafifletmemiş; Allah rahmetiyle ferahlık göndermiştir.

Bu yüzden kurban, bize yalnızca vermeyi değil, beklemeyi de öğretir. Kendi seçtiğimiz kolay bedellere sığınmadan, Allah’ın bizden ne istediğini anlamaya çalışmayı öğretir. İnsan bazen elinde bir koçla yola çıkmak ister; “Bunu versem yeter” der. Oysa belki de Allah ondan verdiği şeyi değil, veremediği yere bakmasını istemektedir. Belki de asıl mesele elinden çıkan değil, kalbinden inmek bilmeyendir.

İnsanı hakikatten uzaklaştıran şey her zaman çirkin olan değildir. Bazen güzel olan, kalpteki yerini aştığında perdeye dönüşür. Sevgi sahiplenmeye, emek hırsa, tedbir korkuya, sadakat bağımlılığa, başarı benliğe dönüşebilir. İnsan bunu kolay fark edemez. Çünkü sevdiği şeylere masumiyet giydirmeyi sever. “Benim hakkım” der. “Benim emeğim” der. “Benim ailem” der. “Benim işim” der. “Benim saygınlığım” der.

Bu cümlelerin hepsi doğru olabilir; fakat insan bazen doğru cümlelerin arkasına saklanarak yanlış bir bağlılığı korur.

Belki de insan yalnızca günahını değil, gerekçesini de sever.

Korkusuna tedbir der.
Hırsına gayret der.
Konforuna düzen der.
Suskunluğuna hikmet der.
Bağımlılığına vefa der.
Kibrine şahsiyet der.

Kurban, bu güzel isimlerin arkasına saklanan iç bağlılıkları görünür kılar. Çünkü kurban insana sadece “Ne veriyorsun?” diye sormaz. Daha derinden sorar:

Neye tutunuyorsun?
Neyi kaybetmekten korkuyorsun?
Neyi korumak için hakikati erteliyorsun?
Neyi seviyorum derken ona teslim oluyorsun?

“Onlardan siz de yiyin, kanaatkâr olan fakire de isteyen fakire de yedirin.”
(Hac, 36)

Kurbanın paylaşma tarafı da ibadetin iç anlamından ayrı değildir. Kur’an kurban etinden hem yemeyi hem de ihtiyaç sahiplerine yedirmeyi hatırlatır. Demek ki kurban sadece bireysel bir arınma değil, toplumsal bir merhamet terbiyesidir. İnsan elindeki nimetin etrafına duvar örmemeyi öğrenir. Sofrasını başkasının açlığına kapatmamayı öğrenir. Bayram, sadece kendi evinde sevinmek değil; başkasının evine de sevinç ulaştırmaktır.

Burada da kendimize sormamız gerekir:

Benim bayramım kimin sofrasına ulaşıyor?
Benim sevincim kimin yalnızlığını azaltıyor?
Benim imkânım kimin duasına dönüşüyor?
Ben paylaşırken gerçekten kardeşimi mi görüyorum, yoksa sadece bir görevi mi tamamlıyorum?

Çünkü kurban paylaşmayı da terbiye eder. Vermek, yukarıdan aşağıya yapılan bir lütuf değildir. Vermek, Allah’ın bize verdiğini yine Allah’ın kullarıyla paylaşmanın edebidir. Veren de muhtaçtır, alan da. Alan ete muhtaç olabilir; veren de arınmaya muhtaçtır. Alan sofraya muhtaç olabilir; veren de kalbinin yumuşamasına muhtaçtır.

“Bugün ilk işimiz bayram namazı kılmak, sonra dönüp kurban kesmektir. Kim böyle yaparsa sünnetimize uymuş olur.”
(Buhârî, Îdeyn, 3)

Hz. Peygamber’in bu buyruğu, kurbanın bir telaş işi olmadığını gösterir. Bayramın ruhu önce namazla Allah’a yönelmek; sonra kurbanla bu yönelişi teslimiyet ve paylaşma hâline getirmektir. Kurban bir gösteri işi değildir. Bir alışkanlık işi değildir. Bir takvim görevi değildir. Bilinçle, niyetle, sünnetin terbiyesiyle yerine getirilen bir kulluk davranışıdır.

O hâlde Müslüman neden kurban keser?

Sadece et için değil. Çünkü et Allah’a ulaşmaz.
Sadece gelenek için değil. Çünkü gelenek niyetsiz kalırsa ruhunu kaybeder.
Sadece fakire yardım için değil. Çünkü yardım başka yollarla da yapılabilir; kurbanın kendine özgü bir teslimiyet dili vardır.
Sadece bayramın gereğini yerine getirmek için değil. Çünkü ibadet, insanı dönüştürmediğinde eksik kalır.

Müslüman kurban keser; çünkü Allah’ın verdiğini Allah için verebilmeyi öğrenmek ister.
Müslüman kurban keser; çünkü mülkün gerçek sahibini hatırlamak ister.
Müslüman kurban keser; çünkü kalbinde Allah’ın önüne geçen şeyleri fark etmek ister.
Müslüman kurban keser; çünkü takvanın ete ve kana değil, niyete ve teslimiyete bağlı olduğunu bilir.
Müslüman kurban keser; çünkü bayramı yalnız kendi evinde değil, ümmetin sofrasında yaşamak ister.

Ve belki de en önemlisi: Müslüman kurban keser; çünkü yaklaşmak ister.

Kurban kelimesinin taşıdığı en derin anlam da burada saklıdır: yaklaşmak. Allah’a yaklaşmak… Ama insan Allah’a yaklaşırken bazen bir şeylerden uzaklaşmak zorunda kalır. Kibrinden uzaklaşır. Hırsından uzaklaşır. Sahiplenme duygusundan uzaklaşır. “Benim” diye sıkı sıkı tuttuğu şeylerin mutlak sahibi olmadığını fark eder. Kendine kurduğu küçük saltanattan uzaklaşır. Elindeki nimeti putlaştırmaktan uzaklaşır.

Çünkü Allah’a yaklaşmak, bazen yeni bir şey kazanmakla değil; kalpte yanlış yere oturmuş bir şeyi yerinden indirmekle başlar.

İşte kurban, her yıl bize bu büyük soruyu yeniden getirir:

Kalbimin merkezinde ne var?

Eğer merkezde Allah varsa, sahip olduklarımız nimet olur.
Eğer merkezde benlik varsa, nimetler bile perdeye dönüşür.
Eğer merkezde takva varsa, verilen şey yükselir.
Eğer merkezde gösteriş varsa, yapılan şey yeryüzünde kalır.
Eğer merkezde teslimiyet varsa, kurban insanı arındırır.
Eğer merkezde alışkanlık varsa, ibadet sadece tekrar edilmiş olur.

Bu yüzden kurban, insanı rahatsız eden bir ibadettir. Çünkü insana sadece ne kestiğini değil, neye bağlı olduğunu da sorar. Sadece ne dağıttığını değil, neyi içinde tutmaya devam ettiğini de gösterir. Sadece elinden çıkanı değil, kalbinde yerinden inmeyeni de fark ettirir.

Ve bazen insanın en çok ihtiyacı olan şey budur: kendine karşı biraz sarsılmak.

Kendini savunmadan bakabilmek…
Mazeret üretmeden dinleyebilmek…
Sevdiği şeyleri bile hakikatin terazisine koyabilmek…
Sahip olduklarının kendisini nasıl yönettiğini fark edebilmek…
Ve kalbin merkezini yeniden Allah’a açabilmek…

Kurban Bayramı bize her yıl aynı hakikati yeniden öğretir:

Elimizden çıkan kadar, içimizde yerinden inen de önemlidir.
Paylaştığımız kadar, arındığımız da önemlidir.
Kestiğimiz kadar, kalbimizde neyi yerli yerine koyduğumuz da önemlidir.

Bu bayram; kurbanlarımızın etinden önce niyetlerimizi, kanından önce takvamızı, paylaşımından önce kardeşliğimizi, ibadetinden önce teslimiyetimizi bize yeniden hatırlatsın.

Kalbimizde Allah’ın önüne geçen ne varsa fark etmeye; sahip olduklarımızı emanet bilmeye; sevdiklerimizi daha temiz bir sevgiyle sevmeye; bizi esir alan bağlılıklardan özgürleşmeye vesile olsun.

Mina’ya yalnız bedeniyle değil, kalbiyle de yürüyen; bıçağı başkasına değil, kendi nefsinin en gizli bağlılıklarına indiren; koçun tesellisiyle Allah’ın rahmetini yeniden hatırlayan herkese selam olsun.

Kurban Bayramımız mübarek olsun.

BİR SİVİL TOPLUM KURULUŞU; GENÇ İHH

Genç İHH

Benim de mensubu olmaktan gurur duyduğum,135 ülkede faaliyet yürüten; 2,5 Milyon tekil bağışçı, 300 bin gönüllü, 81 il, 412 ilçe, 127 üniversitede teşkilatı olan; aktif 30 bin gönüllü saha çalışanı bulunan bir yardım organizasyonu İHH İnsani Yardım vakfımızın alt kolu olarak çalışmalarına devam eden, bir çok il ve ilçede faaliyet gösteren Genç İHH ekibini yakından tanıtmak; ülke gençlerimizin gönüllü olarak yaptıkları güzel çalışmaları görmeniz için yazdım. 

Genç İHH; ilköğretimde, orta öğretimde ve yüksek öğretimde öğrenim gören gençlerin teşkilat mantığıyla çalıştığı, İHH İnsani Yardım Vakfının çalışmalarına da destek sağlayan bir birimdir. Son yıllarda, öğretimini sonlandırmış ama halihazırda genç olanları bünyesinde barındıran Çalışan Gençlik Birimi kurularak çalışmalar genişletilmiştir. Bu faaliyetlerin hepsi gönüllülük esasına göre düzenli, planlı, programlı ve devamlı halde yürütülmeye özen gösterilmektedir. 

Genç İHH çalışmalarındaki hedef, İHH'nın yıllar boyunca elde ettiği tecrübeleri paylaşarak donanımlı gençler yetiştirmektir. Bunu yaparken;
  • Din, dil, mezhep veya ırk gibi kişisel farklılıkları gözetmeyen,
  • Mağdur ve mazlumların yanında olan,
  • Ümmet bilincine sahip,
  • Adaletin ve iyiliğin hakim olması için çabalayan gençler yetiştirmeye odaklanmıştır.
Genç İHH'nın kendisine sorduğu "Ne Yapmalı?" sorusunun cevabı olarak aşağıdakiler verilebilir:
  • İnsanların temel hak ve hürriyetlerinin ihlal edilmesini önlemek için insan yetiştirmeli,
  • İnsanı yardıma muhtaç hâle getiren ve mazlum eden her türlü politika ve faaliyetleri önlemek üzere tüm insanların temel hak ve hürriyetlerinin ihlal edilmemesi için gerekli çalışmaları yapmalı.
  • Kalıcı projelerle kalıcı çözümler üretmeli,
  • Yoksulluğun giderilmesine ve sosyal adaletin sağlanmasına katkı sağlamalı,
  • Sömürünün olmadığı adil bir dünyanın yeniden inşasına katkıda bulunmalı,
  • Kalıcı projeler ile de ihtiyaç sahiplerini desteklemeli,
  • Emaneti en uygun şekilde kullanmalı.
Genç İHH'nın gençlere yönelik yaptığı çalışmalar; bilgilendirici seminerler, islami coğrafyalar konferansları, kitap okuma etkinlikleri, sohbetler, tarihi geziler, doğa kampları gibi başlıklara ayrılabilir. Bizzat organize edilen çalışmaların yanında diğer STK'lar ile ümmetin maslahatına fayda sağlayacak ortak projelere de destek verilmeye çalışılmaktadır. Ortaokul, lise ve üniversitelerde haftalık dersler hazırlanmakta, tüm illere ve ilçelere gönderimleri sağlanmaktadır. İl sorumlusu arkadaşlarımız kendi teşkilatı içerisinde gerekli dağılımları yaparak çalışmaların gençlere ulaştırılmasına çaba göstermektedir.

Yaptığımız çalışmalarda öncelediğimiz değerleri birkaç başlık altında toplayabiliriz: 
  • Adalet
  • İyilik
  • Özgürlük
  • Eminlik
  • Dayanışma
  • Ahlak
  • Saygı
  • Kardeşlik
  • Cesaret
  • İhlas
  • Onur
Farklı okullardan arkadaşlarla tanışarak tanıdığın insan havuzunu genişletmek,yardım faaliyetlerimize katılarak insanlara yardım etmek,eğitim ve gezilerimizin içinde yer alarak kendini geliştirmek,kaliteli vakit geçirmene vesile olacak bir ortamın içinde bulunmak için aşağıdaki yöntemleri kullanarak aramıza katılabilirsiniz.

  • Genç İHH gönüllü formunu doldurabilir ve sizinle irtibata geçmemizi sağlayabilirsiniz.
  • Konya'da bizimler tanışmak, aramıza katılmak için; Konya Genç İHH Gönüllü Formunu kullanabilirsiniz.
  • Temsilciliklerimize gelip bizzat tanışabilir, faaliyetlerimiz hakkında bilgi alabilirsiniz.
  • Okulunuzdaki Genç İHH temsilcisiyle irtibata geçebilir, aktif çalışmaların içinde yer alabilirsiniz.

Genç İHH
Genç İHH Sosyal Medya Hesapları


KONYA GENÇ İHH olarak yaptığımız bazı çalışma örnekleri;
Konya Genç İHH Çalışan Gençlik
Konya Genç İHH Çalışan Gençlik
Konya Genç İHH

Konya Genç İHH

Konya Genç İHH
Konya Genç İHH
Konya Genç İHH
Konya Genç İHH
Konya Genç İHH
Konya Genç İHH

İÇİMİ SIZLATAN ADAM

Seyit Mehmet Toktaş

17 Aralık 1965 yılında Konya'nın Hatunsaray köyünde dünyaya gelmiş. Dedem ismini Seyit Mehmet koymuş ama Seyit kısmını pek kimse bilmez. Dedemin de adı Mehmet olduğundan, Mehmet oğlu Mehmet'tir. Aynı benim gibi:)