ZAMAN SENİNLE BAŞLADI
Bugün bir yaş daha aldım.
İnsan bunu takvimden öğrenmiyor aslında.
Takvim sadece haber veriyor.
Asıl yaş, insanın içine çöken sessizlikte belli oluyor.
Biraz duruyorsun.
Kim kaldı bende, diyorsun.
Kim geçti.
Kim eksildi.
Kim içimde hâlâ aynı yerde duruyor.
Ben bugün ömrüme baktım.
Ömür dediğim şeyin yalnızca yaşadığım yıllar olmadığını bir kez daha anladım.
Ömür, insanın içinden geçenlerin toplamıymış biraz.
Çocukken anlamadığı, büyüyünce içini sızlatan şeyler.
O zaman küçük sandığı, sonra kaderinin en büyük yerine oturan hatıralar.
önce geriye doğru açılıyor içim.
Bir çatı katı geliyor.
Ama öyle hatırlayınca hemen geçilecek bir yer değil orası.
İnsanın bazı evleri içinde kalır.
Duvarı, kapısı, penceresiyle değil; soğuğuyla kalır, sesiyle kalır, kokusuyla kalır.
Annemle cama poşet geçirdiğimiz günler geliyor.
Soğuğu kandırmaya çalışırdık biz.
Bir poşet gerince kış duracak sanır insan.
Rüzgâr içeri daha az girecek, ev biraz daha ev olacak, gece biraz daha yumuşayacak sanır.
Ama annem vardı.
Bir annenin varlığı bazen sobadan daha çok ısıtır evi.
Bunu o zaman bilmezdim.
Şimdi anlıyorum.
Annem çok konuşmadan öğretirdi bazı şeyleri.
Sükûneti mesela.
Sabretmeyi.
Yokluğu bağırmadan taşımayı.
Evin kırılan yerlerini kimseye göstermeden onarmayı.
Şikâyet etmeden, kendi kırılırken çocuklarına belli etmemeyi.
Yoğurdun üstüne pekmez döktüğü zamanlar geliyor sonra.
Belki başkasına basit gelir.Bana gelmez.
Çünkü bazı tatlar çocukluğun tamamını taşır.
Yoğurt üstü pekmez…
Annemin elinden gelen bir imkân, bir avutma, bir bayram çıkarma hâliydi.
Azın içinden güzellik çıkarmaktı.
Ben bunu annemle yaşadım.
Kardeşlerim geliyor sonra.
Aynı yuvanın farklı renkleri içinde büyüyen çocuklar.
Her birimizin içinde başka bir hatıra, başka bir kırılma, başka bir ses.
Aynı evden geçtik ama her birimize başka türlü değdi hayat.
Belki de kardeşlik biraz böyle bir şey; aynı çocukluğu farklı yerlerinden hatırlamak.
Sonra babam geliyor.
O adam da benim babam…
Bu cümleyi kurunca içimde bir yer toparlanıyor.
Çünkü babam benim için sadece baba değil; emeğin, gurbetin, yorgunluğun, bilmezliğin, yoksulluğun, susarak direnmenin adı.
Kömür kamyonunun arkasında bir adam düşün.
Sadece kömür taşımıyor.
Evin yarınını taşıyor.
Çocuklarının yüzüne mahcup olmamak için kendi yüzündeki yorgunluğu saklıyor.
Gurbeti görüyor, bilmezliği görüyor, yokluğu görüyor.
Ama yine de eve dönüyor.
Ben babamı geç anladım.
İnsan çocukken babasının yorgunluğunu fark etmiyor.
Eve geç geldi sanıyor.
Az konuştu sanıyor.
Bazen sertti sanıyor.
Bazen uzak sanıyor.
Sonra büyüyünce anlıyor ki,
bazı adamlar sevgisini kelimeyle değil, sırtıyla taşır.
Babam bana bazen “babam” diye bakardı.
Benim adım, onun babasının adıydı.
Belki beni severken biraz da kendi babasına kavuşurdu.
Belki bana bakarken, çocukluğunda elinde şekerle beklediği ama bir daha dönemeyen babasını görürdü.
İnsanın babasının gözünde hem evlat hem hatıra olması ağır bir şey.
Ben bunu da geç anladım.
Babamın elinde şekerle ölen babasını bekleyen çocukluğu ile,
benim çalışan babamı elimde küçük şeylerle bekleyişim birbirine karışıyor şimdi.
Evin tamamlanmasını bekler.
Güvende olduğunu hissetmeyi bekler.
Dünyasının biraz yerine oturmasını bekler.
Benim ömrüm böyle yerlerden geçti.
Sonra bir Kasım geldi.
Ve sen.
Kasımın kendine benzeyen bir hüznü vardır:
Bir şey biter gibi olur ama aslında başka bir şey başlar.
Ağaçlar soyunur, sokaklar üşür, insan içine çekilir.
Bizim başlangıcımız da öyleydi galiba.
Sessiz.
Mahcup.
Tertemiz.
Çocuk denecek yaştaydık.
İnsan o yaşta neyi bilir?
Aşkı mı bilir?
Ömrü mü bilir?
Sadakati mi?
Birinin yanında yıllar sonra bile aynı yere incinebileceğini, aynı yere sığınabileceğini nereden bilsin?
Ben bilmezdim.
Seni bildikten sonra eski ben olmadım.
O duygu tertemizdi.
Bugünkü aklımla anlatmaya kalkınca bile çekiniyorum.
Çünkü bazı duygular anlatıldıkça kirlenir gibi gelir insana.
O zamanlar ne hesap vardı ne elde avuçta bir şey.
Sadece içimde susmayan bir yer vardı.
Seni görünce başlayan bir yer.
Meram’da karların üstünde yürüdüğümüz günleri düşünüyorum.
Beş parasızdık.
Ama o yoksulluk, bugünden bakınca utanılacak bir eksiklik gibi gelmiyor bana.
Tam tersine, hikâyemizin en beyaz yerlerinden biri orasıymış gibi geliyor.
Cebimizde para yoktu.
Önümüzde hazır bir gelecek yoktu.
Benim sana göstereceğim düzgün bir hayat bile yoktu.
Ama kar vardı.
Soğuk vardı.
Bir de içimizde, kirlenmemiş bir inanma hâli vardı.
Bembeyaz karın üstünde yürüyen iki çocuk gibiydik.
Üşüyorduk belki.
Ama birbirimize inanıyorduk.
Ben seni belki en çok orada sevdim.
Çünkü insan birinin yanında hiçbir şeyi yokken de yürüyebiliyorsa,
o yürüyüş ömür oluyor.
O günlerde bende bugünkü şeylerin hiçbiri yoktu.
İşim,
okulum,
mesleğim,
param,
askerliğim bile yoktu.
Bir adamın kendini dünyaya ispatlayabileceği ne varsa,
bende yoktu.
Ama sen beni oradan sevdin.
En belirsiz yerimden.
En tamamlanmamış hâlimden.
Ne olacağımı bilmeden.
Nereye varacağımı bilmeden.
Bir gün toparlanır mıyım, bir yol bulur muyum, kendime bir ev, bir söz kurabilir miyim bilmeden.
Sen beni ihtimalimden sevdin.
İnsan bunun altında ezilmiyor sadece;
bununla biraz doğruluyor da.
Çünkü sonradan gelenler insanın olmuş hâlini görürken,
sen benim olmamış hâlime baktın.
Dağınıktım.
Öfkeliydim.
Hırçındım.
Kavgacıydım.
Kendi içimde bile yerim yoktu bazen.
Bir cümlenin içinde duramıyor,
bir suskunluğun içinde kalamıyor,
bir öfkenin kenarından dönemiyordum.
Ben sakin bir adam değildim.
Hâlâ da tam sayılmam belki.
Ama sende başka bir şey vardı:
Annemden öğrendiğim sükûnetin hayatta bir karşılığı vardı sende.
Babamdan öğrendiğim emeğin bir yuvaya dönüşmüş hâli vardı.
Çocukluğumdan getirdiğim yokluk, senin yanında utanılacak bir şey olmaktan çıktı.
Sen benim öfkemi bir anda söndürmedin.
Öyle kolay olmadı.
Ben bazen yine hırçındım.
Bazen yine serttim.
Bazen yine içimde taş gibi duran yerler vardı.
Ama senin varlığın, o taşların üstünden geçen su gibiydi.
Bir anda değil.
Yavaş yavaş.
Bazen direnerek.
Bazen kırılarak.
Bazen geç anlayarak.
Bazen senden özür dileyemediğim hâlde içimde mahcup olarak.
Öfkem yok olmadı belki.
Ama senin yüzüne bakınca,
öfkemin gidecek yeri azaldı.
İnsan sevdiği insanın yüzüne bakınca,
bazı cümleleri yutmayı öğreniyor.
Bazı kapıları çarpmamayı.
Bazı suskunlukların arkasına saklanmamayı.
Kendi karanlığını sevdiğinin üzerine boca etmemeyi.
Ama seninle öğrenmeye başladım.
Hatta yalnız huyum değişmedi.
Yaşantım değişti.
Gittiğim yerler değişti.
Kendime yakıştırdığım hayat değişti.
Dinlediğim müzik bile değişti.
İmanım başka bir yere doğru yürüdü.
Ama bazıları değişmedi.
Yokluğu birlikte bilen, bazı yollardan beraber geçen, insanın bugünkü hâline değil, eski hâline de şahit olan dostlar vardır.
Onlar değişmez.
Onlar insanın hayatında sessiz bir direk gibi kalır.
Sen beni başka bir hayata çağırdın,
ama beni ben yapan şeyleri de yok saymadın.
Belki de bu yüzden, seninle yönüm değişti.
Ben seninle sadece bir eşe yönelmedim.Bir hayata yöneldim.
Bende dağınık duran şeyler,
seninle bir kıble aradı sanki.
Sonra 26 Mayıs geldi.
Baharın içinden bir gün.
Bizim hikâyemiz Kasım’da başlamıştı belki ama,
26 Mayıs’ta adı kondu.
Bazı günler takvimde durmaz.
İnsanın kaderinde durur.
O gün de öyle.
Daha yenice bir yılı daha tamamladık.
İnsan evlilik yıl dönümünde sadece geçen yıla bakmıyor.
İlk güne de bakıyor.
Kasım’a bakıyor.
Meram’a bakıyor.
Karın üstündeki parasız yürüyüşlere bakıyor.
Sonra bugüne bakıyor.
Arada ne çok şey var.
Ama ben artık bunları tek tek saymak istemiyorum.
Ben sadece şunu biliyorum:
Sen bütün bunların içinden benimle geçtin.
Sonra Miraç geldi.
Bizim Miraç’ımız.
İnsan baba olunca hayatına sadece bir çocuk ekleniyor sanıyor.
Oysa çocuk insanın içine yeni bir gök açıyor.
Miraç bizim sadece çocuğumuz olmadı.
Evin içine incelik getirdi.
Sesiyle, bakışıyla, düşünceli hâlleriyle, hassas kalbiyle başka bir iklim açtı bize.
O duygusal tarafı var ya…
Bir şeyi hemen içine alışı.
Sakinliği.
Hassasiyeti.
Düşünerek bakışı.
İnsan bazen kendi çocuğunda kendinden fazlasını görür.
Bir çocuğun varlığı, insanın evine neşe getirmekle kalmıyor.
İnsanın kalbine sorumluluk, korku, dua ve başka türlü bir merhamet de getiriyor.
Onunla birlikte senin yüzüne başka türlü baktım.
Sadece sevdiğim olarak değil,
çocuğumun annesi olarak.
Benim dağınık hayatımdan bir yuva çıkaran kadın olarak.
Bir evin içinde sadece düzen değil; merhamet, sabır, telaş, dua ve annelik taşıyan insan olarak.
Babasının gözünü de gönlünü de başka türlü açar.
Ben seni Miraç’tan sonra bir daha sevdim.
Başka bir yerden.
Daha derinden.
Daha mahcup.
Daha sessiz.
Genç yaşında.
Çok da gün görmeden.
Rahata ermeden.
Birçok hastalıkla boğuşa boğuşa, yorula yorula gitti.
Kendi çocukluğunun kapısı da kapanıyor.
Benim çocukluğum öksüz kaldı.
Sadece ben değil.
O çatı katı öksüz kaldı.
Cama geçirdiğimiz poşet öksüz kaldı.
Yoğurt üstü pekmezin tadı öksüz kaldı.
Eski evlerin sesi, annemin bakışı, hastalıklarla eksilen o ince bedeni, çocukluğumda sıcak kalan ne varsa hepsi bir anda annesiz kaldı.
Bir kanat kırıldı kalp kuşumdan.
Ben yine yürüdüm.
İnsan yürümek zorunda kalıyor.
İşi varsa işe gidiyor.
Sözü varsa konuşuyor.
Evladı varsa gülümsüyor.
Hayat devam ediyor dedikleri şey bazen biraz acımasız oluyor.
Ama insanın içinde bir yer devam etmiyor.
Sen onu da gördün.
Annemin gidişiyle içimde yarım kalan çocuğu gördün.
Bazen sebepsiz susuşlarımı.
Bazen içime çekilişimi.
Bazen kimseye anlatmadan taşıdığım o eksilmişliği.
Ve yine kaldın.
Bazen konuşarak.
Bazen susarak.
Bazen kızarak.
Bazen yorularak.
Bazen sadece orada durarak.
Ama kaldın.
Ben bugün bir yaş daha aldım.
Ve sana bakınca sadece sevdiğim kadını görmüyorum.
Kasım’ın soğuğunu görüyorum.
Miraç’ın hassas kalbini görüyorum.
Annemden sonra içimde öksüz kalan yerlere sessizce dokunan kadını görüyorum.
Daha da önemlisi,
ben sende benim olmamış hâlime şahitlik eden insanı görüyorum.
Bende henüz hiçbir şey yokken,
sen benimle yürüdün.
İşte bu yüzden ben sana “ömrüm” diyorum.
Çünkü ömür, sadece geçen yıllar değilmiş.
Bazen bütün olup biteni bilen bir kadının hâlâ yanında durmasıymış.
Sen o kadınsın.
Ben sana bugün sadece iyi ki varsın demek istemiyorum.
O yetmiyor.
İyi ki Kasım’da başlayan o tertemiz duygunun içinden geldin.
İyi ki beni en şüpheli yerimden sevdin.
İyi ki benim ne olacağımı bilmeden, bende bir ihtimale inandın.
İyi ki hırçın yanlarımın arasında bana başka bir hayatın mümkün olduğunu gösterdin.
İyi ki Miraç’ın annesi oldun.
İyi ki annem gittikten sonra içimde öksüz kalan çocuğun sesini duydun.
Ama seninle daha iyi bir adam olmayı istedim.
Çünkü insan bazen sevdiği insanın yanında kendi karanlığından utanır.
Bu utanmak kötü değildir.
Bu utanmak insanı terbiye eder.
Sen beni terbiye ettin demiyorum.
Ama senin varlığın,
benim içimdeki bazı sert yerlere dokundu.
Aşındım.
Yumuşadım.
Bazen direnerek.
Bazen kırılarak.
Bazen geç anlayarak.
Ama öğrendim.
Sen öğrendiklerimin hayatta karşıma çıkmış hâli oldun.
Seninle ev olmayı,
baba olmayı,
bir insanın en olmamış hâlinin de sevilebileceğini öğrendim.
Ve bugün,
bir yaş daha almışken,
içimdeki bütün yıllar sana doğru eğiliyor.
Sen zaten biliyorsun.
Ben nereden geldim, biliyorsun.
Neydim, biliyorsun.
Neye kızardım, neden susardım, nerede kırılırdım, biliyorsun.
Hangi yokluk içimde kaldı, hangi anne acısı beni eksiltti, hangi baba emeği beni ayakta tuttu, biliyorsun.
Belki de insanın ömrüm dediği kişi,
ona her şeyi yeniden anlatmak zorunda kalmadığı kişidir.
Sen benim ömrümsün.
Bu kelimeyi süs diye söylemiyorum.
Ben sana ömrüm derken,
bir kelimenin içine sığmayacak kadar çok şey söylüyorum.
Uzun uzun saysam da eksik kalacak yerlerden başlıyorum,
sonunda yine aynı yere geliyorum.
Ömrüm.
Ben şiir yazmayı bilmem belki.
Ama biraz şiir gibi yaşadım galiba.
Kırık dökük.
Bir yanım hâlâ çocuklukta kaldı.
Bir yanım babamın yorgunluğunu geç anlayan o mahcup evlatta.
Bir yanım annem gidince ortada kalan küçük çocukta.
Bir yanım Meram’ın karında seninle yürüyen parasız ama tertemiz gençte.
Bir yanım da Miraç’a bakınca göğe yeniden inanan babada.
Ben şiir yazmadım belki.
Ama seni severken,
kırık dökük hayatımın içinden
bir ömürlük mısra geçti.
Adı sendin.
Bugün ömrümden bir yıl daha geçti diyorlar.
Ben öyle duymuyorum.
Ben bugün,
bir yıl daha seni sevmiş olmanın ağırlığını ve şükrünü taşıyorum.
Bir yıl daha sana gelmişim.
Bir yıl daha sende kalmışım.
Bütün ömrümün sonunda yine sana dönmüşüm.
Benim zamanım hâlâ sende başlıyor.
Ve Allah ömür verdikçe,
ben her yeni yaşımda dönüp yine aynı yere bakacağım.
Sana.
Ömrüme.

Yorumlar
Yorum Gönder